direk ya da bisikletlinin çilesi
- Kategori : Gökhan Çakırhan
- Yorum Yok
- 155 gösterim kez Okundu
11 Mayıs
2012
che yaşasaydı ak parti’ye oy verirdi.
egemen bağış
che yaşasaydı ananızı s.kerdi.
babam
uzun süren yakarışlarımın meyvesini aldım nihayetinde, çok şükür, havalar düzeldi. ben de bu vesileyle işe bisikletle gitmeye başlayabildim. şu an şükür namazlarımı aksatmamaya gayret ediyorum. şükür namazı önemli.
minibüs & ankaray & metro kullanıp ardından yaya olarak devam ederek en az 1 saat 20 dakika gibi bir sürede aldığım yolu 50 dakikada alabiliyorum bisikletle (korkunç trafiğe yakalanmazsam), sabah serinliğinde açılmış, cin gibi olmuş bünye de cabası.
bisiklet güzel şey, ümitli şey, hep söyledik. eğer ki biriyle derin muhabbete daldıysak konu mutlak surette bisiklete gelir. karşımdakinin de ilgisi varsa; içimiz dış lastik, dışımız kadans olur, bacak kası muhabbeti ilgisizi hayattan soğutur. bisikleti daha önce yeterince övmüştüm, arzu eden bakar; (http://www.aksitesir.com/bisiklete-ovgu/ ). o sebeple tekrar yağ çekmeyeceğim kendisine. ha ben övdüm de n’oldu? gelip bi’ “abi, teveccühün, nihayetinde ben de bir makinayım, zincirim var, civatam var, o senin güzelliğin.” mi dedi? hayır. konuyu tutup sosyalizme, eko-anarşizme nasıl bağladığımı mı sordu? hayır.
bisiklet trafikte baş ağrısıdır, parazittir, çatlak sestir, genel kanı bu, amenna, kanıksadık. artık şoförlere daha az, oldukça az küfür ediyorum, duyarsızlaştım büyük ölçüde.
evet, bir dolmuş! birazdan önüme kıracak ve 1 yolcu (2 tl) uğruna ya rab ne güneşler batacak. aha, otobüs! adam 30 metre geriden asılacak kornaya ve gidondan silme geçerek kaldırımla otobüs arasına sıkıştıracak beni. ön kapıdan binen yolcularla, arka kapıdan inen yolcular arasında mahsur kalacağım. mazlum ve mahsun bekleyeceğim. kalkarken de egzosta boğacak. (-sigara yak abi? + teşekkürler, ben senelik karbonmonoksit kotamı doldurdum, fazlası zarar biliyo’ musun, allah razı olsun.) selam taksici abi! sana saygım sonsuz ama kapışma isteğin çok da mantıklı gelmedi açıkçası, en nihayetinde üretebildiğim maksimum güç 1 beygir, altındaki araç en az 72 beygir, bir de sen etti 73. ama ilerleyen süreçte ‘kötenk’ diye açılan bir otomobil kapısına çarpıp ölmezsem kapışalım. ben ararım seni, öptüm. merhaba teyzecim! yola atlıyo’sun ancak gel seninle bir hesap yapalım; 75 kilogram benim ağırlığım, 11 kilo bisiklet, 4 kilo da sırt çantam gelse ~90 kilogram eder. 40 km/saat hızla çarpsam sana, ya benim olursun ya kara toprağın.
teyzeye çarpma anında ona etkiteceğim kuvveti ve hangi kemiklerini kırabileceğimi oturup hesapladım. kemik hususunda, bu konuda bolca kafa, bacak, köprücük, omuz kırarak (vücudunda kaç yüz dikiş, kaç kırık kemik, kaç gram platin, titanyum olduğuyla övünür) ihtisas yapmış bir arkadaşıma danıştım, kendisi şu an kırdığı kaval kemiğiyle evinde yatıyor, arayıp “abi durum bu, teyzeye ne olur?” dediğimde, hiç düşünmeden “ön-alt kaburgalarından bi’kaçını alırsın.” dedi. kendisine tekrar tekrar geçmiş olsun diyor ve sarhoş olarak motora bindiği için yatır tarafından çarpıldığını hatırlatmak istiyorum, zira muhterem kardeşimiz samanpazarı kavşağındaki yatırın kaldırımına çarptırarak havalandırdığı motorun altında kaldı, denyo.
geçtiğimiz sonbaharda, kızılay’da olduklarını bildiren arakadaşlarım görüşme taleplerini sekreterime iletmişler, ajandama bakıp değerlendirmeye aldım. gerekli yazışmalar (mesaj) ve vaatler (bira) sonucu taleplerini geri çevirmeyerek bastım pedala, vardım mekana. 3.kattaki merdiven korkuluklarına gayet nizami şekilde bağladım bisikleti. “anneeeayymm” efektiyle oturdum tahta sandalyeye. vaatlerin yerine getirilmesi maksadıyla gözlerinin içine içine baktım arkadaşların. biz sustuk, gözlerimiz konuştu ve biralar geldi. bir yudum aldım, hararet yapmış bünyeye ilaç gibi geldi yeminlen. keyifli bi’sohbetin ortasında -geleli 5 dakika olmadan- ,
“ama olmaz ki, ne bu terbiyesizlik, apartmanın içine bisiklet mi konulurmuş?” haykırışıyla 60 yaşlarında bi’teyze girdi bara.
“kimin bu bisiklet?” deyu ünledi.
“benim” diyerek bisikleti kaldırmak amaçlı ayağa kalkıp kilidin anahtarını aramaya koyuldum. şu fani dünyada en çok ortaokullu kızlardan ve asabi teyzelerden korkarım. o yüzden uzatmamayı yeğleyerek olgun & uzlaşmacı tavır takınıp “cık, cık”ları, “terbiyesizler”i, “dağlılar”ı duymazdan geldim. bana “dağlı” diyerek kendince hakaret ediyordu, bana göre ise iltifattı. bıraksalar 1 dakika dahi durmazdım medenilerin (medineliler) arasında. sakallı ve esmer olmam modern & asabi teyzede “kürt” olduğum algısını yaratmış olmalı ki, mütemadiyen sözleriyle hırpalıyordu beni.
“ben izmirliyim zabıta çağıracağım!” deyu tekrar ünledi. ardından barın ortasına dikilip izmir marşı’nı olanca gücümle okuyacağımı düşünmüş olmalı ki biraz yatıştı.
“zabıta izmirliyi kesmez, polisi, olmadı orduyu göreve çağır.” demekten kendimi alıkoyamayınca işitmediğim küfür kalmadı. kadın titremeye başlayınca barış gücü devreye girdi. barış gücünün yaklaşık 10 dakika süren ikna ve teskin çabasından sonra izmirli teyze sakinleşir gibi oldu. “gelsin özür dilesin!” talebi kulağıma çalındı ve elbette çok da ‘tın’dı. zaten bisikleti bara sokmuştum ve üstüne yemediğim laf kalmamıştı. özür dilenmeyen izmirli teyze yine titredi ve “ayıptır yahu, yatak odamıza bakıyorlar.” dedi, “aha” dedim içimden “balataları sıyırdı, keşke bi’özürü esirgemeseydim.” meğer teyzenin yatak odası ve barın balkonu yan yana imiş ve barın balkonuna çıkan bar sakinleri “bura ne hamuğa goyum?” diyerek kafalarını merakla uzatmaktaymış.
ne pis bi’ ortama düşmüştüm ya rabbim, tövbe haşaydı, işine karışmak gibi olmasındı ama bira içiyor diye insanın üstüne asabi & tansiyonlu & gerilimli teyze gönderilir miydi?
velhasıl, ortalık yatıştı, 2. birayı söyledim, bir yudum aldım.
“benden özür dileyecek o terbiyesiz!” diye yine bardan içeri daldı teyze. durum, levent kırca’nın ucuz skeçlerine dönmeye başlamıştı. bira içen adam bu kadar da rahatsız edilmezdi ki canım. sonsuz döngüye girmiş teyzeyi olduğu gibi kabullendik, onu da öyle sevdik. hala arada haberini alırım, ünlemeli dalışları devam ediyormuş.
madem dinliyo’sun bi’şey daha anlatayım,15 gün kadar önce ‘kızılay’a uğrayayım da bozulmuş kulaklığımı iade edeyim’ niyetiyle karanfil sokağa girdim. şüphesiz ki niyet de en az şükür namazı kadar önemli. dost’un karşısında 2 bisikletli daha vardı, birlikte 350 iklim ormanı ağaç dikiminde çalışmıştık. selamlaşıp muhabbete daldık. 2 gün sonra yüksel caddesi’nde düzenleyecekleri nükleer karşıtı etkinlikten haberdar ettiler. bense 1 mayıs’ta oluşturacağımız bisiklet kortejinden sözettim. arkadaşlar yeşiller’dendi. hangi grupla hareket edeceğimiz sorusuna, şahsi fikrimin kendi pankartımızla anarşistler ve gökkuşağı koalisyonu arasında yer almak olduğunu ancak alanda katılımcılarla ortak karar alıp ona göre davranacağımızı ekledim. “yeşiller’le sürün” önerisi üzerine “halkın iradesinin üstünlüğü” şakasıyla, ‘ortak karar’ı hatırlattım. yeşiller’in neden seçimlere girmediği sorusunun cevabı da ’51 ilde örgütlü olmak koşulu ve diğer başka kriterler’miş. hep birlikte solcuların züğürtlüğüne yanıp, seçim barajına söverek konur sokak’taki simitçiye doğru seyirttik. oturacağımız yerin karşısındaki aydınlatma direğine 3 bisikleti bağlarken direğin 7-8 metre gerisindeki kırtasiyede çalışan (ya da sahibi) cengaver, “buraya koymayın bisikletleri” diyerek yanımıza geldi, “neden?”, “niye?” sorularına “dükkanın önünü kapatı’yosunuz.” diyerek çıkıştı. göz ve nizamın olduğunu, bisikletlerin kesinlikle dükkanın önünü kapatmadığını izah etmeye çalıştık. tabii kendisi kurtlar vadisini aşıp geldiği için “koymayın buraya dedik” diye tekrar ikaz etti. sallamayıp bisikletleri kitleyince “yassak”, “buraya koymak yassak!” diye sesini yükseltti. “yasağı kim koymuş lan!” atarıma, “ben koydum” cevabını aldım. böyle tiplerden oldum olası hazzetmem. çocukken de döverdim bunları hep, annelerini babalarını alıp gelirlerdi. gücü yetmeyince devlete sarılır, zabıtayı, polisi, askeri çağırır. “zabıta çağırcam” dedi kurtlar vadisi, “polis çağır, polis” diyerek gittim oturdum simitçiye. hepi topu 10 dakika olan süremin yarısını yasak koyucu memati’yle münakaşayla geçirmiştim. 1 çay, 1 simit siparişini beklerken, polat tekrar çıkıp bisikletlerin yanına ulaştığında “aha sokacak şimdi şişi lastiklere” endişesiyle ben de gittim. trafikte yaşadığımız onca sorun (taciz, kafaya bilimum cisim yeme, sıkıştırılma ) yetmezmiş gibi bisikletten indiğinizde de huzur yoktu.

“siz bisikletlerinizi park edecekseniz diye ben ekmek paramdan olamam!” ajitasyonuna girdi. adam, izmirli teyze’den beterdi. teyze balataları yakıp “özür” hususunda sonsuz döngüye girmişti ama herifçioğlu sürekli taktik geliştiriyordu. önce kendi otoritesini, ardından devlet otoritesini dayatmış, ikisi de sökmeyince ‘mazlum’u oynamayı seçmişti. o emekçi, ekmek parasının peşindeki çilekeş olmuş, bizse bisiklet zevkimizle ona ket vuran gamsız züppelere evrilmiştik. ezen ile ezilen bir anda konum değiştirip, ters yüz olmuştu. zabıtanın gelmesini ve çıkacak olayı merakla beklerken, bisikleti park etmeyi dahi sorun eden esnaf muhafazakarlığına ve zihniyetine sövdüm. çay & simit ikilisini tüketmem ve 20 dakika içinde çankaya’da olma zorunluluğum sebebiyle, bisikleti alıp koyuldum yola. ancak 2 bisiklet hala oradaydı ve cinnah yokuşu beni beklerdi.
hasıl, o direk kazanılmıştı, bundan kelli isteyen bisikletini, arzu eden greenpeace’çi arkadaşlar kendilerini bağlayabilecekti.














