direk ya da bisikletlinin çilesi

  • Yazdır

11 Mayıs

2012

 

che yaşasaydı ak parti’ye oy verirdi.
                                                        egemen bağış

che yaşasaydı ananızı s.kerdi.
                                                        babam

uzun süren yakarışlarımın meyvesini aldım nihayetinde, çok şükür, havalar düzeldi. ben de bu vesileyle işe bisikletle gitmeye başlayabildim. şu an şükür namazlarımı aksatmamaya gayret ediyorum. şükür namazı önemli.

minibüs & ankaray & metro kullanıp ardından yaya olarak devam ederek en az 1 saat 20 dakika gibi bir sürede aldığım yolu 50 dakikada alabiliyorum bisikletle (korkunç trafiğe yakalanmazsam), sabah serinliğinde açılmış, cin gibi olmuş bünye de cabası.

bisiklet güzel şey, ümitli şey, hep söyledik. eğer ki biriyle derin muhabbete daldıysak konu mutlak surette bisiklete gelir. karşımdakinin de ilgisi varsa; içimiz dış lastik, dışımız kadans olur, bacak kası muhabbeti ilgisizi hayattan soğutur. bisikleti daha önce yeterince övmüştüm, arzu eden bakar; (http://www.aksitesir.com/bisiklete-ovgu/ ).  o sebeple tekrar yağ çekmeyeceğim kendisine. ha ben övdüm de n’oldu? gelip bi’ “abi, teveccühün, nihayetinde ben de bir makinayım, zincirim var, civatam var, o senin güzelliğin.” mi dedi? hayır. konuyu tutup sosyalizme, eko-anarşizme nasıl bağladığımı mı sordu? hayır.

bisiklet trafikte baş ağrısıdır, parazittir, çatlak sestir, genel kanı bu, amenna, kanıksadık. artık şoförlere daha az, oldukça az küfür ediyorum, duyarsızlaştım büyük ölçüde.

evet, bir dolmuş! birazdan önüme kıracak ve 1 yolcu (2 tl) uğruna ya rab ne güneşler batacak. aha, otobüs! adam 30 metre geriden asılacak kornaya ve gidondan silme geçerek  kaldırımla otobüs arasına sıkıştıracak beni. ön kapıdan binen yolcularla, arka kapıdan inen yolcular arasında mahsur kalacağım. mazlum ve mahsun bekleyeceğim. kalkarken de egzosta boğacak. (-sigara yak abi? + teşekkürler, ben senelik karbonmonoksit kotamı doldurdum, fazlası zarar biliyo’ musun, allah razı olsun.) selam taksici abi! sana saygım sonsuz ama kapışma isteğin çok da mantıklı gelmedi açıkçası, en nihayetinde üretebildiğim maksimum güç  1 beygir, altındaki araç en az 72 beygir, bir de sen etti 73. ama ilerleyen süreçte ‘kötenk’ diye açılan bir otomobil kapısına çarpıp ölmezsem kapışalım. ben ararım seni, öptüm. merhaba teyzecim! yola atlıyo’sun ancak gel seninle bir hesap yapalım; 75 kilogram benim ağırlığım, 11 kilo bisiklet, 4 kilo da sırt çantam gelse ~90 kilogram eder. 40 km/saat hızla çarpsam sana, ya benim olursun ya kara toprağın.

teyzeye çarpma anında ona etkiteceğim kuvveti ve hangi kemiklerini kırabileceğimi oturup hesapladım. kemik hususunda, bu konuda bolca kafa, bacak, köprücük, omuz kırarak (vücudunda kaç yüz dikiş, kaç kırık kemik, kaç gram platin, titanyum olduğuyla övünür) ihtisas yapmış bir arkadaşıma danıştım, kendisi şu an kırdığı kaval kemiğiyle evinde yatıyor, arayıp “abi durum bu, teyzeye ne olur?” dediğimde, hiç düşünmeden “ön-alt kaburgalarından bi’kaçını alırsın.” dedi. kendisine tekrar tekrar geçmiş olsun diyor ve sarhoş olarak motora bindiği için yatır tarafından çarpıldığını hatırlatmak istiyorum, zira muhterem kardeşimiz samanpazarı kavşağındaki yatırın kaldırımına çarptırarak havalandırdığı motorun altında kaldı, denyo.

geçtiğimiz sonbaharda, kızılay’da olduklarını bildiren arakadaşlarım görüşme taleplerini sekreterime iletmişler, ajandama bakıp değerlendirmeye aldım. gerekli yazışmalar (mesaj) ve vaatler (bira) sonucu taleplerini geri çevirmeyerek bastım pedala, vardım mekana. 3.kattaki merdiven korkuluklarına gayet nizami şekilde bağladım bisikleti. “anneeeayymm” efektiyle oturdum tahta sandalyeye. vaatlerin yerine getirilmesi maksadıyla gözlerinin içine içine baktım arkadaşların. biz sustuk, gözlerimiz konuştu ve biralar geldi. bir yudum aldım, hararet yapmış bünyeye ilaç gibi geldi yeminlen. keyifli bi’sohbetin ortasında -geleli 5 dakika olmadan- ,

“ama olmaz ki, ne bu terbiyesizlik, apartmanın içine bisiklet mi konulurmuş?” haykırışıyla 60 yaşlarında bi’teyze girdi bara.

“kimin bu bisiklet?” deyu ünledi.

“benim” diyerek bisikleti kaldırmak amaçlı ayağa kalkıp kilidin anahtarını aramaya koyuldum. şu fani dünyada en çok ortaokullu kızlardan ve asabi teyzelerden korkarım. o yüzden uzatmamayı yeğleyerek olgun & uzlaşmacı tavır takınıp “cık, cık”ları, “terbiyesizler”i, “dağlılar”ı duymazdan geldim. bana “dağlı” diyerek kendince hakaret ediyordu, bana göre ise iltifattı. bıraksalar 1 dakika dahi durmazdım medenilerin (medineliler) arasında. sakallı ve esmer olmam modern & asabi teyzede “kürt” olduğum algısını yaratmış olmalı ki, mütemadiyen sözleriyle hırpalıyordu beni.

“ben izmirliyim zabıta çağıracağım!” deyu tekrar ünledi. ardından barın ortasına dikilip izmir marşı’nı olanca gücümle okuyacağımı düşünmüş olmalı ki biraz yatıştı.

“zabıta izmirliyi kesmez, polisi, olmadı orduyu göreve çağır.” demekten kendimi alıkoyamayınca işitmediğim küfür kalmadı. kadın titremeye başlayınca barış gücü devreye girdi. barış gücünün yaklaşık 10 dakika süren ikna ve teskin çabasından sonra izmirli teyze sakinleşir gibi oldu. “gelsin özür dilesin!” talebi kulağıma çalındı ve elbette çok da ‘tın’dı. zaten bisikleti bara sokmuştum ve üstüne yemediğim laf kalmamıştı. özür dilenmeyen izmirli teyze yine titredi ve “ayıptır yahu, yatak odamıza bakıyorlar.” dedi, “aha” dedim içimden “balataları sıyırdı, keşke bi’özürü esirgemeseydim.” meğer teyzenin yatak odası ve barın balkonu yan yana imiş ve barın balkonuna çıkan bar sakinleri “bura ne hamuğa goyum?” diyerek kafalarını merakla uzatmaktaymış.

 

ne pis bi’ ortama düşmüştüm ya rabbim, tövbe haşaydı, işine karışmak gibi olmasındı ama bira içiyor diye insanın üstüne asabi & tansiyonlu & gerilimli teyze gönderilir miydi?

velhasıl, ortalık yatıştı, 2. birayı söyledim, bir yudum aldım.

“benden özür dileyecek o terbiyesiz!” diye yine bardan içeri daldı teyze. durum, levent kırca’nın ucuz skeçlerine dönmeye başlamıştı. bira içen adam bu kadar da rahatsız edilmezdi ki canım. sonsuz döngüye girmiş teyzeyi olduğu gibi kabullendik, onu da öyle sevdik. hala arada haberini alırım, ünlemeli dalışları devam ediyormuş.
madem dinliyo’sun bi’şey daha anlatayım,15 gün kadar önce ‘kızılay’a uğrayayım da bozulmuş kulaklığımı iade edeyim’ niyetiyle karanfil sokağa girdim. şüphesiz ki niyet de en az şükür namazı kadar önemli. dost’un karşısında 2 bisikletli daha vardı, birlikte 350 iklim ormanı ağaç dikiminde çalışmıştık. selamlaşıp muhabbete daldık. 2 gün sonra yüksel caddesi’nde düzenleyecekleri nükleer karşıtı etkinlikten haberdar ettiler. bense 1 mayıs’ta oluşturacağımız bisiklet kortejinden sözettim. arkadaşlar yeşiller’dendi. hangi grupla hareket edeceğimiz sorusuna, şahsi fikrimin kendi pankartımızla anarşistler ve gökkuşağı koalisyonu arasında yer almak olduğunu ancak alanda katılımcılarla ortak karar alıp ona göre davranacağımızı ekledim. “yeşiller’le sürün” önerisi üzerine “halkın iradesinin üstünlüğü” şakasıyla, ‘ortak karar’ı hatırlattım. yeşiller’in neden seçimlere girmediği sorusunun cevabı da ’51 ilde örgütlü olmak koşulu ve diğer başka kriterler’miş. hep birlikte solcuların züğürtlüğüne yanıp, seçim barajına söverek konur sokak’taki simitçiye doğru seyirttik. oturacağımız yerin karşısındaki aydınlatma direğine 3 bisikleti bağlarken direğin 7-8 metre gerisindeki kırtasiyede çalışan (ya da sahibi) cengaver, “buraya koymayın bisikletleri” diyerek yanımıza geldi, “neden?”, “niye?” sorularına “dükkanın önünü kapatı’yosunuz.” diyerek çıkıştı. göz ve nizamın olduğunu, bisikletlerin kesinlikle dükkanın önünü kapatmadığını izah etmeye çalıştık. tabii kendisi kurtlar vadisini aşıp geldiği için “koymayın buraya dedik” diye tekrar ikaz etti. sallamayıp bisikletleri kitleyince “yassak”, “buraya koymak yassak!” diye sesini yükseltti. “yasağı kim koymuş lan!” atarıma, “ben koydum” cevabını aldım. böyle tiplerden oldum olası hazzetmem. çocukken de döverdim bunları hep, annelerini babalarını alıp gelirlerdi. gücü yetmeyince devlete sarılır, zabıtayı, polisi, askeri çağırır. “zabıta çağırcam” dedi kurtlar vadisi, “polis çağır, polis” diyerek gittim oturdum simitçiye. hepi topu 10 dakika olan süremin yarısını yasak koyucu memati’yle münakaşayla geçirmiştim. 1 çay, 1 simit siparişini beklerken, polat tekrar çıkıp bisikletlerin yanına ulaştığında “aha sokacak şimdi şişi lastiklere” endişesiyle ben de gittim. trafikte yaşadığımız onca sorun (taciz, kafaya bilimum cisim yeme, sıkıştırılma ) yetmezmiş gibi bisikletten indiğinizde de huzur yoktu.


“siz bisikletlerinizi park edecekseniz diye ben ekmek paramdan olamam!” ajitasyonuna girdi. adam, izmirli teyze’den beterdi. teyze balataları yakıp “özür” hususunda sonsuz döngüye girmişti ama herifçioğlu sürekli taktik geliştiriyordu. önce kendi otoritesini, ardından devlet otoritesini dayatmış, ikisi de sökmeyince ‘mazlum’u oynamayı seçmişti. o emekçi, ekmek parasının peşindeki çilekeş olmuş, bizse bisiklet zevkimizle ona ket vuran gamsız züppelere evrilmiştik. ezen ile ezilen bir anda konum değiştirip, ters yüz olmuştu. zabıtanın gelmesini ve çıkacak olayı merakla beklerken, bisikleti park etmeyi dahi sorun eden esnaf muhafazakarlığına ve zihniyetine sövdüm. çay & simit ikilisini tüketmem ve 20 dakika içinde çankaya’da olma zorunluluğum sebebiyle, bisikleti alıp koyuldum yola. ancak 2 bisiklet hala oradaydı ve cinnah yokuşu beni beklerdi.

hasıl, o direk kazanılmıştı, bundan kelli isteyen bisikletini, arzu eden greenpeace’çi arkadaşlar kendilerini bağlayabilecekti.

 

 

 

 

Tekrar Düşününce

  • Yazdır

08 Mayıs

2012

Erotik Gece Hikayeleri (Bildiğin Apartılmış Salt Saçma Hikaye) – BASSH

Tekrar Düşününce

“Göz göze geldik ilk defa, o akşam, o barda. Yavaşça yanına sokuldum. Adeta bir Otisabi edasıyla barmene işaret yapıp bize iki ellilik getirmesini rica ettim. İki tane 50 TL getirince biraz bozuldum fakat isteğimi tekrarlayınca bira arzuladığımı anladı. “Merhaba güzel kız, size bir bira ısmarlayabilir miyim?” diye usulca sordum. Bana önündeki bira bardağını gösterdi. Yavaş ama estetik bir hareketle birayı yere döktüm. “Artık bir biranız yok.” dedim sırıtarak. Bir yandan da döktüğüm biranın erkek arkadaşına ait olmasından korkuyordum. Fakat güzel kız bundan hoşlanmıştı. Uzun bakışmalar ve imalı hareketlerle birbirimizi hangimizin yatak odasında ağırlayacağımızı düşünüyorduk. Benimki olmazdı, ev arkadaşım Serhat’ın Konya’dan misafirleri gelmişti. Geriye tek bir şans kalıyordu, o da kızın evi. Artık hormonlarımız dışarı fışkıracak durumdaydı. Hesabı istedim, zerre bahşiş bırakmadan oradan ayrıldım çünkü bahşiş verseydim kondom alacak param kalmayacaktı. Ve henüz baba olmak istemiyordum. Taksiye bindik, taksiciye “10 TL var hacı Gülbağ’a kadar götürür müsün?” diye sordum. Homurtuyla karışık bir cevap verdi ve yola koyulduk. Arada birbirimizin boynunu emiyor, saçlarını karıştırıyor, kulaklarını ısırıyorduk. Bir ara burun da işin içine girdi fakat iyice iğrençleşmeden bıraktık. Yanakları pembeleşmişti. Evine yaklaştığımızı, burada insek daha güzel olacağını söyledi. Taksiciye parasını verdim, tekrar bir homurtu ve arabanın lastik gıcırtısı duyuldu. Gece karanlığında birbirimizi yokluyor, sokak kedilerinin şahitliğinde öpüşüyorduk. Evi ikinci kattaydı, ikinci kata kadar onu yeni bir gelin gibi kucağımda taşıdım. Kapıyı açtı. Vücudunu duvara yapıştırdım, biraz daha öpüştükten sonra yatak odasına doğru ilerledik. Soyunmaya başladı. Teni pürüzsüz bir sanat eseriydi adeta. Rönesans dönemi heykeli gibiydi. Fakat birden donup kaldım. Sustum. Sadece izledim. Benim hareketsiz kaldığımı görünce şehvetle “Ne oldu tatlım?” diye sordu.

Aklıma yeni gelmişti. Altımda annemin ördüğü içlik vardı. Aman Allahım, nasıl bir gaflete düşmüştüm ben? Anneme ve içliğe çok ayıp olmuştu. Kapıyı çarptım, hızla binayı terk ettim. O günden sonra alkole tövbe ettim. Çok çalıştım. Kendime değil, milletime ve devletime hizmet ederek, İçişleri Bakanı oldum. Seks hayatım daha düzenli oldu. Artık eşim Lamia ile sadece çocuk yapmak için sevişiyoruz. Allah ibret yolundan kimseyi ayırmasın.” – İdris Naim Şahin

Dawlish punklarına

  • Yazdır

22 Nisan

2012

Elektrikli saçlarının altını Blake’in Mutlu Gün’ünün oğlanı kadar güzel,

endüstriyel çarmıha geriliş için kalkıyor kollarınız 

Haftada 45 pound alırsınız Üretim hattında

ve 15’i vergiye gider,Bayan Thatcher’ın nükleer rahmi şişer

Demir Leydi yutar tüm gücünüzü,saatlerinizi,paranızı ve gururunuzu ve radyoaktif ürün kusar mantar lekeli otlaklarınıza.

“Burjuvaya karşı!” diye kımıldıyor dudaklarınız ve züppe giysileriniz

garaj grupları eşliğinde pogo yapıyorsunuz Para düzenine karşı 

elektronik fabrikasındaki o gülünç esaretten sonra 

burnunuza gümüş iğneler,kulaklarınıza altık küpeler takıp 

Profesörle konuşuyorsunuz Plymouth treninde,

“televizyonda ve gazetede söylendiği gibi ot çürütüyor mu gerçekten beyninizi”

diye sorup duran.

Cornwall Coastline’deki demir vagonu sallayan lanetli trajik çocuklar ,

   danseden devriminizin bol olsun şansı!

Oxford’un altın sarısı delikanlıları kadar güzel bedenlerinizle,

Öfkeniz çok daha zarif Cambridge’in cüzdan dudaklı saygılıklarından

Ağzınızda çok daha fazla argo ve dudaklarınızda çok daha fazla öpücük var,

                kekler ve kesilmiş kremalar arasında fısıldaşan

                 Eton’un çay yudumlayan dahilerinden;

müziğinizi yönlendirip beden emeğinizi vergiye baglamak ve

bir Resmi Gizlilikler Yasasıyla konuşmanızı ısla etmek için 

itifaklar yapıp duran.

Allen Ginsberg 

(Cornwall,18 Kasım 1979)

Uzun zamandır yazamıyordum. Bu cümleye bakarsak hala yazamadığımı kolayca anlayabiliriz gerçi. Neyim ben dünyaca ünlü bir yazar falan mı? Ve bu cümleyle de lanet olası bir pislik olduğumu kanıtladım işte. Kendime karşı neden bu kadar acımasız olduğumu, kendimle neden bir türlü barışamadığımı gerçekten bilmiyorum. Yaptığım her şeye, her halime -kilolu, zayıf, temiz, pis-  karşı sıklıkla nefretle doluyorum. Şimdi de ilk cümleme kafamı takmış durumdayım. Bu da benim sorunum belki de. Puh. Evet. Uzun süredir yazamadığım gibi yazı yazmak falan da istemiyordum. Kış ayının çok çetin olması bunda büyük etkendi elbette. Bütün kış boyunca neredeyse hiçbir şey yapmadım. İstemememe rağmen bir sürü kadına yavşadım, çoğundan gerekli cevabı alarak uzaklaştım, azıyla da seviştik. Sonuç olarak elimde, mevcut hiçliğin yanında devede kulak bile olmayan küçük hüzünlü hatıralar kaldı. Birkaç yıla onlar da esip geçen bir rüzgar kadar etkili olabilecekler, daha fazlası değil. İçine doğduğumuz dünyanın bizi zorunlu kıldığı korkunç şeylerin etkisi dokunuştan balyoza doğru evriliyor zamanla. İlkokuldayken bir dokunuştu bu etki. Lisede çekiç. Üniversiteyi bitirmeye çalıştığım bu kahrolası yıllarda da balyoz oldu. Kendimi siki tutmuş gibi hissediyorum ve acınası bir biçimde talihin, olası fırsatların gelmesini bekliyorum. Ve o trajik günlerimden kalma alışkanlığım olan; her güne yeniden başlama hadisesi de devam ediyor. Her gün motive ol ve gece yılgınlıkla pes et. Etkisi kısa süren gazlar. Küçükken izlediğim kahramanlık filmleri mi buna neden olan? Hezimete uğrayan kahramanımız gaza gelir ve idmanlara başlar. 15 dakikada izlenen bölümün ardından ringdeki yerini alır bomba gibi ve işte adım adım başarı öyküsü. Uzun vadede düşünme yeteneğine vurulmuş bir darbe bana kalırsa. Saç diplerimi acıtan film tripleri de cabası.

 

Bildiğiniz üzere ilk sayıdan sonra ikinci sayısını çıkartmak istediğimiz ama çıkartamadığımız bir fanzinimiz var. Bütün bir kış boyunca yazı yazamadık. Hayat gerçekten korkunçtu. Baharla birlikte bir enerjiyle doldum ve uzun süren sessizliğin ardından resmen bir patlama yaşayarak bir gecede 10 word sayfası tutan bir öykü yazdım. Yazdığım her yazı gibi şahsi kanaatim bunun da bir boka benzemediğiydi. Bitirir bitirmez Cihat’a yolladım ve beklemediğim bir biçimde güzel bulduğunu söyledi. Fanzin için uygun bulduğunu ve de. Elimizde sadece Musti’nin iki yazısı vardı, benim devasa yazımla birlikte yazı adedi üç olmuştu ve kendimizi tekrar fanzin çalışmasının içinde bulduk. Çok geçmeden bir yazı daha yazdım. Cihat onu da beğendi. Sonra Cihat uzun zamandır üzerinde çalıştığı yazısını bitirdiğini müjdeledi. Yazı gerçekten harika olmuştu. Benim çok hoşuma gitti ve işte fanzin hazır sayılırdı. O akşam bu durumu kutlamaya karar verip bira edindik. Nihayet hiçbir şey üretemiyor olmanın yarattığı mutsuzluğu biraz da olsa dindiren bir hamle yapmıştık. Son 6 aydır rutin haline gelmiş gecelerden birini yaşadık yine. Cihat bize gelir ve bira içeriz. Ertesi gün kalk ve yine çok içtiğinden yakın falan. Kafa siken rutinler, geçelim. Birkaç gün sonra tasarım olayı, kapat fotoğrafı falan için Cihatın muhteşem odasına gittim. Biraz çalışıp kapak fotoğrafını bulduk. Böyle oluyor bu işler. Girişince bir şekilde bitiyor. Yazıları falan taslak haline getirip terasa çıktık. Bugünlük bu kadar yeterdi. Biraz manzarayı izledikten sonra o işe, ben de eve geçtim. Akşam yürüyüşlerime tekrar başlamak hususunda kendime söz verdiğim için o akşam yürüyüşe çıktım. 1.5 saat sonra barın birisinde bira içerken buldum kendimi. Lanet olsun.

 

beğenmezsen para verme

  • Yazdır

31 Mart

2012
543704_331316633593495_243576532367506_956809_355742253_n

saat 03:20, alarmın sesine uyanıyorum. hay aksi, yanlış kurmuşum alarmı, 1 saat daha uyuyacağıdım halbüse. piç olan uykumla 1 saat debeleniyorum yatakta.

04:20, huh, hadi başlayalım. 05:00′ da güvenpark’tan beypazarına doğru bisikletlerle yola çıkacağız. kış boyu camış gibi yatmış, hantallaşmış vücut bakalım nasıl ağlayacak 230 km yol yapınca. öksürük krizini henüz atlatıp ardından faranjit olmam ve tura sağlam çıkabilmek için ilaca abanmam da ayrı bir heyecan katıyor duruma.

04:40′ da evden çıkıyorum, kolej’e kadar yoldaşlık eden köpeklerle tam 05:00′ da güvenpark’tayım. neşeli, gürbüz hacılar gibi sağlam bir ‘selamınaleyküm’ çakıyorum yılmaz’a. karanlıkta arkası dönük, bisikletiyle uğraşır vaziyette olduğu için zıplayarak alıyor selamımı. heybe takmış bisikletine, onun ayarlarını yapıyor, bense amele gibi sırt çantamla yollardayım. sırt çantası taşımak birincil prensiplerim arasındadır. zamanında express dergisi’nde ‘militanın alet kutusu’ köşesinde ‘çanta’yı gördüğümde nasıl sevinmiştim anlatamam. ‘çuval’  falan da olabilir tabii, çantasever beynim onu ‘çanta’ olarak algılamış olabilir. insanların keseli bi’forma evrilmesi gerektiğini hala düşünürüm.  dediğim gibi prensip meselesi.

1 saat sonra eryaman’a varıyoruz, engin ile buluşmak için duruyoruz.  derken yılmaz bağırıyor, ” anans.ki lastik patlamış!”. “elveda  ’beypazarı turu’ “diyorum içimden, gözlerimden tek bir damla yaş dökülüyor. küçük bir buse konduruyorum turun yanağına. turla vedalaşmamın sebebi yanıma yedek lastik almamış olmam. cumartesi karga bokunu yemeden yola çıkacak olan ben, cuma akşamı arkadaşımın doğum gününde sürtüyorum iş çıkışı. doğalında yol hazırlığı yapamıyorum. eğer ki yapabilsem, sırt çantasıyla değil, heybemle çıkacağım yola, yedek lastiğim de olacak, mutluluğum (mavi çocuk)  da. neden sonra yılmaz’ın asfaltla hemzemin olmuş jantını görüyorum ve rahatlıyorum. hemen iç lastiği değiştirmeye koyuluyoruz ki engin geliyor. adam çok şık, ne sırtında çanta ne de bisikletinde heybe var. sele altında ve destek sütununda kadın cüzdanı büyüklüğünde 2 çanta var, hepsi bu. reflektörlü, rüzgar geçirmez yeleği ve renkli gözleriyle bize gülümsüyor. bizse biri götünden ter akıtarak iç lastik değiştiren, diğeri kahvaltı yapmadığı için muz yiyen iki tipiz. adam hem kahvaltısını yapmış hem uykusunu almış, gazetesini okumuş olduğu da tahminiz dahilinde.

yılmaz, beypazarı’na dere tepe aşıp gideceğimizi düşündüğünden olsa gerek arazi lastikleriyle gelmiş. öyle bir lastik ki yol boyunca yılmaz arkamdayken hep kamyon geliyor sanıyorum. haliyle küçük el pompasını gücü yetmiyor lastiği tam anlamıyla şişirmeye. “ilerde benzinlikte şişiririz ağalar” önerisiyle yola devam ediyoruz ancak yaklaşık 40 dakika kaybediyoruz. başlıyoruz benzinliklere girip çıkmaya. yılmaz’ın derdi lastik şişirmek, benimki ise çikolata & kuruyemiş alabilmek. bir kaç başarısız girişimden sonra hem şişik lastiklerle hem de çikolatalar ve 1 paket antep fıstığıyla koyuluyoruz yola. 20 dakika da böyle oyalanarak 1 saate tamamlıyoruz.

rampalar başlamadan  ihtiyaç molası veriyoruz ve suları kontrol ediyoruz. yılmaz sevinçle ” bende ekstradan 1 lt daha su var!” diyerek heybenin gözünü açıyor (heybe gözünü açtı), matara açılmış ya da hiç kapanmamış ve yedek kıyafetlerin alayı ıslanmış. su ve yedek kıyafetler en kullanışsız halleriyle el sallıyorlar bize. anlaşılan yılmaz bolca sürpriz yapacak tur boyunca.

tepilen az daha yolun ardından araçlara yönelik ‘zincir tak’  uyarı levhasını görüyor ve anlıyoruz ki tırmanışın kallavisi başlıyor. tırmanışa başlar başlamaz engin arayı açıyor, aramızda yaklaşık 600-700 m farkla engin-gökhan-yılmaz dizilişiyle aysantı geçidine ulaşıyoruz. yılmaz heybeye sövüyor, malamat edecekken zor alıyoruz heybeyi elinden, arada bi’kafa çakıyor, olsun o kadar delüğanlı adam nihayetinde. sakalı da var.

aysantı’da verilen molanın ardından yardırıyoruz bayır aşağı hatta aşşaa. hızımız pedal çevirmeden 60 km/saat’e dayanıyor. neredeyse hiç rampa çıkmadan ayaş’a varıyoruz. göbeğini masaya koymuş belediye başkanı’nın posteri önünde günün anlam ve önemine ilişkin fotoğraflarımız da çekiyoruz. newroz pîroz be !

aysantı geçidinden sonra indiğimizden daha uzun bi’rampa iniyoruz. bu sefer çok mutlu değilim çünkü yarın burayı tırmanacak olan benim.  yaklaşık 5-6 dakikalık uzunca bir inişin ardından yol düzeliyor. kısa inişler ve çıkışlarla yola devam ediyoruz. yine küçük bir rampa çıkarken engin’in telefon konuşmasına şahit  oluyorum. “bana yokuşçu derler güzelim!” diyor, adam nam salmış da biz bihabermişiz. yılmaz’la dalga geçiyor sanıyorum zira yılmaz bir telefon kadar yakın. engin’in sevgilisiyle konuştuğunu öğrendikten sonra yılmaz adına seviniyorum.

çağabey’de yol üstü marketten aldığımız meyveleri hüplettikten sonra varışa 30 km kaldığını tahmin ediyoruz. bu da mola vermeden 1 saat içinde orada olabileceğimiz anlamına geliyor. asılıyoruz pedallara, beypazarı’na 10 km kalana kadar yol oldukça düz ancak 10 km kala yol az ve sürekli bir eğime kavuşuyor. bisikletçilerin kabusudur az ve sürekli eğim. 5 km kala yılmaz tükendiğini ilan ediyor, devamlı olarak verdiğimiz ara gazlarıyla idare ediyoruz. heybe öldürdü adamı ve tabii ki motor lastiği genişliğindeki lastikleri. kilometre saatime bakıyorum, tam 100 km oluyor güvenpark’tan. yılmaz’a dönüp ” 100 kilometreeğğ” diye bağırıyorum o da nesi yılmaz yok. tekrar dönüp daha gür bağırıyorum, ” 100 kilometreeaağğğğğ!!!”. bu arada zaten yavaş bisiklet iyice yavaşlıyor ve spd pedal denilen meretten ayağımı kurtaramamamla armut gibi devriliyorum. şakacılığın hazin sonu.

tezahüratlar eşliğinde beypazarı’na giriyoruz. engin ve yılmaz, tavuk alıp ateşte pişirmek derdine düşüyor. ben işin uzun süreceğini, onlar ise ekonomik olacağını iddia ediyorlar. ilçe merkezine doğru giderken hazır yemek almak daha mantıklı geliyor. mecburiyet caddesi’ne varıp lokanta & restaurant & dönerci & pideci arıyoruz. bir esnafın kapıya çıkıp “gelin gençler, beğenmezseniz para vermeyin” haykırışının ardından olay mahalinden kaçarak uzaklaşıyoruz. bu arada sürekli turist muamelesi görmek biraz üzücü çünkü kütükler yozgat, çorum ve sivas’a kayıtlı. başka bir pideci önünde durup, kaşarlı pide sipariş ediyorum, sipariş hazırlanırken çevre esnaftan kalacak yer hakkında bilgi edinmeye çalışıyoruz. fiyatlar 35-50 tl arasında değişiyormuş ama farklı tarifeler de varmış. “nassı’ yani?” sorumuzun cevabı ” bayanla gidersen yüksek fiyat çekerler.” oluyor. dayının ‘bayan’dan kastı hayat kadını. “vay anasını” diyorum içimden “herkes devlet olmuş”.

merkezin tam ortasındaki göbekte melih gökçek estetiğiyle bir havuç heykeli yükseliyor. ankara’nın bilimum yerine dikilen pis sırıtışlı, yılışık, van kedimsi ankara kedisinden dahi daha sevimsiz havuç. karstaki insanlık anıtını yıkıp yerine kaşar & bal heykeli yapmayı tasarlayan zihinlerle aynı ekolden bunlar. ekollerine itin osurdukları.

nevaleleri alıp inözü vadisi’ne doğru seyirtiyoruz. çay kenarındaki tesislerin kapalı olmasından kelli birinin bahçesine çöreklenip gövdelere besinleri tam anlamıyla basıyoruz. arkamızdaki tepenin gölgesinin üstümüze düşmesiyle hava serinliyor biz de sandalye üzerine oturttuğumuz  makineyle çektiğimiz fotoğrafın ardından keyfimizi yarım bırakarak toparlanıyoruz. kalacak yer ayarlamak maksatıyla tekrar merkeze yöneliyoruz. 
yer ayarlamadan önce halletmemiz gereken başka bir mesele var; yılmaz’ı bitiren heybeyi ve içindeki ıslak kıyafetleri ankara’ya göndermek. kargoyu koyacağımız kutuya da para isteyen kargoculara inat merdiven altından bi’kutu ayarlayıp hazırlıyoruz pakedi. “hello” diyen çocuklara “selam” deyip neşeme neşe katıyorum. ” adam türkçe biliyo’ laağ” cümlesi ile türkçe konuşan yabancı turist olarak algılandığımızdan şüphem kalmıyor. halbuki dediğim gibi çorum, yozgat, sivas.

kargoyu göndermemizin ardından ertesi sabah kahvaltıda ve dönüş yolunda tüketeceklerimizi de alıyoruz. 3 kişi olmamıza rağmen engin’in ısrarla 4 elma, 5 çikolata gibi 3′e tam bölünmeyen sayılarda alışveriş yapmak istemesi beni hüzünlere gark ediyor. “abi 3 ya da 6 tane alalım” serzenişim etkili oluyor ve akademisyeni ikna ediyorum. 6 tane çikolata alıyoruz ama elma yine 4 tane. çikolataları 2′şer 2′şer paylaşıyoruz. çikolata demişken, dönüş yolunda bulamadığım çikolatayı eve gelince de bulamadım. kim yediyse söylesin, kızmıcam.
çakırhafızlar konağı’nın uygun fiyatlı ve temiz bi’yer olduğu bilgisini edinip oraya çıkıyoruz. kişi başı 25 liraya, kahvaltısız olarak bağlıyoruz odayı. konakçı abi, bisikletleri odaya çıkarmamıza razı olmuyor. dışarı koymakta ısrarcı, “sorumluluk bende” diyor, hatta tam olarak dediği ” kuyum kuyum ben bakarum” . konağın holüne koymakta uzlaşıyoruz. ödeme ve kayıdın ardıdan odaya çıkıp yığılıyoruz yataklara.

 

odanın içinde duş ve tuvalet olamadığı sanrısı beni hüzünlendiriyor. duşun ve tuvaletin gömme dolap hacmine saklanmış olduğunu görmek küçük çaplı bi’heyecan yaratıyor bende. şaşkınlığıma anlam veremeyen engin, eski ankara evleri’nin zaten bu mimaride inşa edildiğinden söz ederek cehaletimi yüzüme vuruyor. zaten dönüş yolundaki mola esnasında çayın kafein içermediğini, tein ve teanin içerdiğini iddia etmem ve şehre ulaşmamızın ardından ‘çayda kafein vardır ve demlendikten sonra şu kadarı suya geçer’ anafikirli makaleyi kafama atması bir akademisyenle tartışılmaması gerektiğinin kanıtıdır. hele ki adamın lakabı “yokuşçu” ise.
bir haşlayıp bir donduran şofbenle alınan duşun ardından rahatlayan kaslara yataklara girip kremlenmeye başlıyoruz. yüzümüz yanmış ve saatlerce sele üstünde oturmaktan kaba etlerimiz incinmiş. arkadaşlar popolarını kremlerken şakalar ve komiklikler de eksik olmuyor elbette. ‘ tayt giyen 3 adam aynı odada götlerini kremliyor.’ hiç hoş değil.
saatlerin 1 saat ileri alınacak olması neşemizi eksiltmiyor. planımızı ileri alınan saatler dolayısıyla değiştirmiyoruz. 07:00′da çıkacaktık, 08:00′da çıkacağız. erkenden zıbarıyoruz ki dinlenelim. “abi ben güneş doğunca uyanırım” güvencesini vererek alarm kurdurtmuyorum. risk almayı seven bir yapım var. 06:45′te uyanıp, ekmek arası peynirleri gövdeye indirip hazırlanıyoruz. konak içinde çekilen hatıra fotoğrafları esnasında fotoğrafı çeken kişi engin’i göstererek, “abi senden bi’ışık geldi!” deyip ortamda 5. boyut havası estiriyor. ne gam, ışığın reflektörlü yelekten geldiğininin anlaşılmasıyla ulvi hava dağılıyor. daha götümüzdeki krem kurumadan bi’kaç saniyeliğine de olsa mübarek adam olmak da hiç hoş değildi.


08:00′da dönüş yoluna çıkmış bulunuyoruz. yol boyunca motorcular, tırcılar ve tofaş’ın tüm kuş modellerine sahip kişilerle selamlaşıp pedallıyoruz. beypazarı esnafının, “dönüşünüze 2 saat daha ekleyin, giderken hep yokuş” uyarısına rağmen 4 saat 45 dakikada eryaman optimum’da oluyoruz. bir banka oturup ayakkabılarımı çıkartarak terden sırılsıklam olmuş ayacıklarıma kıyak yapmak istiyorum ama bizi karşılayan arkadaşlardan birinin “altı üstü 200 km yol yapmışsınız, ne ayakkabı çıkarması?” demesiyle oturup ağlamak istiyorum ve fikrimden vazgeçiyorum.

25 km’lik şehiriçi yolu da teperek turu 100.km’deki angutça düşüşümü saymazsak kazasız belasız tamamlıyorum. bir türlü gelmek bilmeyen yaz ve ısınmayan havalardan dolayı her yıl olduğundan daha fazla süren göt & göbek  büyütme aylarından sonra böylesi bi’tur yaptığımız için mutluyum. açılan kaslarım da mutluluğumu paylaşıyor. durumdan tek rahatsızlık duyan sanırım sevgili mabadım.

 

not: annelerinin yanında havlayıp bununla da yetinmeyerek bize doğru tehditkâr çapraz koşular yapan 1 aylık kangal yavrularına sevgilerimi yolluyor ve kulaklarından öpüyorum.

öksürüklü libido

  • Yazdır

06 Mart

2012

birbirimize erotik cümleler kuralım.
sen bana ‘lezzet parçacığım’ de, ben sana ‘haz kavanozum’ diyeyim.

uyanıyorum. uyumak değil aslında yarı baygın yatıyo’dum. aklımda şunlar yankılanıyordu;
‘lezzet parçacığım’, ‘haz kavanozum’.

yaklaşık 1 aydır bir illetin pençesinde can çekişiyorum. öksürük!
mütemadiyen öksürüyorum. öksürüyorum sürekli. hep öksürüyorum. öksürük daima. durmak yok öksürmeye devam. asla yalnız öksürmeyeceksin.

sigara içmeyen bir insan olmama rağmen , sigara içenlerin uğradığı tüm zulme uğruyorum. çevremdeki herkes sigara içiyor çünkü. pipo içen bile var, öyle pis bi’çevre. öksürükle tanışmam da tam bu vesileyle oldu. içeride sigara içirmeyen işletmeler tiryakileri ankara ayazına mahkum edince ben de mahkum olmuş sayıldım. 1 saatten fazla ayazda oturup çay içip tavla oynamak hasta olmak için yeter koşuldu, tarafımdan sağlanmış oldu.

lanet olası ısıtıcılar.
bünyenin ısıtıcıya bakan yüzü gerek sıcaklık gerekse yağış rejimi (ter) olarak tropik iklimi yaşarken diğer taraf adeta küçük bir buzul çağına giriyor. yanaklarım sıcaktan al al olurken sırtımda mamutlar tepiniyor. cehennem azabı yaşıyorum resmen. bence cehennemde dipsiz kuyularda tuğla pişirecek kadar harlı ateşler yerine bu ısıtıcılardan olmalı. yetkillilere buradan sesleniyorum.

‘haz kavanozu’ndan nerelere geldi konu, ne güzel ‘libido’dan  falan bahsedecektim. hey allah’ım.

gitarını atan murat kekilli’den etkilenip intihar eden insanları barındıran bir toplumun bireyi olduğumun bilincinde olarak hastalıktan bahsedip ne çeşit bir gamsızlık örneği sergilediğimin, nasıl bi’vatan haini konumuna düştüğümün farkındayım. ya bu yazıyı okuyanlardan bi’kaçı evdeki ilaçlara abanıp intihara teşebbüs ederse böyle olumsuz durumlardan sözettiğim için? sanırım bu göze alınabilir bir risk. yeter ki ben özgürce hastalık kafasını yazabileyim. memlekette demokrasi var kardeşim!!

neredeyse 1 aydır öksürüğün kölesiyim. önceleri çok ciddiye almadım çünkü idare ediyordum. çünkü gençtim, kelebek  gibi uçar, arı gibi sokardım. yatağa düşmediğim sürece sorun yoktu. ilaç kullanmayı reddeden biri olarak hastalığımla rölantide bir ilişki içindeydik. ta ki 5 gün öncesine kadar. adını verip rencide etmek istemediğim bir arkadaşııım, aşkım, babaaam & ooğlum ilaç kullanma konusunda beni ikna etti. her zamanki gibi dingil dingil insan bünyesinin bu tip hastalıkları bitkisel yollarla ve dinlenmeyle atlatabilecek dirayette ve inançta olduğunu savunurken onun birden,

” ama artık bitkiler bahsettiğin gibi 5000 yıl öncesindeki kadar organik ve etkili değil, artık devir değişti, e tabii çelik de değişti! ” demesiyle ters köşe olmuştum. beni fena yakalamıştı. teslim olmak elzem ve çamura yatmak gereksizdi. yenilgiyi o kadar kabullenmiştim ki ‘ölümsüzlük iksiri’ diye öksürük şurubu verseydi içerdim. hiç gocunmazdım. zaten savunmamı klas çalımlarla geçip şık bir gol atmıştı.

” bak bu, balgam sökücü, suya at, çözününce iç.”
” bu da ağrı kesici.” dedi ve iki ilacı da elime tutuşturdu.

ne gam, suya attım ilacı. sanırım ‘balgam sökme’ hususunda yanılmıştı. çünkü öksürüyordum. ciğerlerim sökülürcesine öksürüyordum hem de. balgamla birlikte ciğerlerim de sökülüyordu. gırtlağım ağzımdan çıkacak diye korktum, korktukça öksürdüm, öksürdükçe korktum. zaten hayatımın 1 aylık özeti buydu, öhö öhö.

sonunda yatağa düşmeyi başarmıştım. bu durumu ilaç endüstrisine ve modern tıbba borçluydum. ciğerlerimi söküp akbabalara yem etmişti modern tıp.

içtiğim onca kaynatılmış ottan mı, yoksa her bardağa kattığım baldan mı, bahardan mı yoksa aşktan mı bilemiyorum ancak libidom tavan yapmıştı. yazını başında söz ettiğim erotik rüyalar görüyordum. karabiber, zencefil, nar çiçeği, kuşburnu, yaban mersini, tarçın (hepsini karıştırınca muhtemelen mesir macunu oluyo’dur) afrodizyak etkisi mi yapmıştı? libidom ve ben farklı dünyaların insanlarıydık artık. baktım olmayacak cebine biraz para koyup passage’a bıraktım libidomu. bense sıcak yatağımda burnum tıkalı olduğu için ağzım açık ve salyalar akıtarak uyuyordum.

gece yine yüksek ateşle uyandım. kendimi çok aciz ve acınası hissediyordum. dokunsan donacaktım, içimde intihar korkusu da vardı. kafamı kaşıyıp kendi kendimi uyutmaya çalışırken kapı çaldı. libidom gelmişti. sarhoştu. çok içmişti belli ki. tekelden bira alıp içip içip dalmıştı mekanlara. ayarsız davranışları hatunları korkutmuştu ve kimseye yanaşamamıştı. yaralıydı, sarıldık.

o erotik rüyalar görerek uyudu, bense burnum tıkalı olduğu için ağzım açık, ağzımdan salyalar akıtarak yarı baygın yattım. uykuya dalmadan önce, ateşim yükselince bana erotik replikli oyunlar oynayan zihnimin psikiyatrik bir rahatsızlıkta ne gibi numaralar çevireceğini düşündüm. eğer şizofren olsaydım, kesin şaka yapacağım diye nemli havluyu dürüp ilkel benliğime girişirdi. lanet bi’tip olur, gerdeğe giren damadı döver gibi döverdi süper egomu.

libidoma baktım, göğsünü soğuk duvara yaslamış ‘kass hass’ gibi sesler çıkararak her sarhoş gibi uyuyordu. “bu kafayla namaz kılamaz.” dedim kendi kendime. kalktım şükür namazımı kıldım ve huzur içinde ağzım açık salyalar akıtarak yattım.

Toplam 12 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.1234510...Son »